Yaş(l)a(n/l)dıkça…
Yaş(l)a(n/l)dıkça…
İsteyen istediği gibi çözümlesin…
Yaşlandıkça… Yaşaldıkça…Yaşadıkça…
Sonuç aynı yere çıkıyor… Formül de benim kafa yapımda şekillenişi. 😉
Biliyorum çok ara verdim yazılarıma… Her gidiş üzüyor, geri gelmeyişin bilinmesi nedeniyle. Yaş önemli mi? Bunun da önemi yazdığım nedenle geçerliliğini koruyor… Giden gelmiyor.
Yazmayışımdan bugüne gelene dek, benim rutinim ve rutinimi aşan bir dolu yaşanmışlıklar oldu elbette. Ne olacaksa geliyor, bir bakış atılıyor, ne yapılacağına karar veriliyor ve yol yürünmeye devam ediliyor. Lüks dediğin; “benim yerime gel yap”, o lükse de herkes sahip olamıyor. Söz şu “tırnağın varsa, başını kaşı”. Tırnağın kaşıyacak uzunlukta değilse, uzat kardeşim, o başı kendin kaşıyacaksın. 🙂
Ara ara o rutin ve rutin aşan günlerden de yazarım ama şu an bugünden başlayayım… Muhasebede aidat ödemesi yaptım, işletme müdürünün yanına da uğradım. Eve ilk taşındığım yıllarda, benim için ilk toplantıya katılmıştım ve orada oturan öğrencilerin çokluğunu da göz önüne alarak ve hem de binada oturan insanları teşvik amaçlı, zaten yerini belirlediğim, müsaitliği görünür yere bir kütüphane yapılması için teklifte bulunmuştum. Üzerinde “AL GÖTÜR OKU GETİR” yazılı bir kütüphanemiz gerçekten üçüncü yılında kuruldu ve ilk kitapları ben armağan etmiştim.
Geçenlerde önümüzde arada bir gidip hava aldığımız ve park içindeki kafede çay içtiğimiz bir zaman diliminde, dört yıldır binada oturan bir kişinin kütüphaneden habersiz olduğunu gördüm. Kitaplar hiç ilgi çekmez, kenarda beni okuyan biri olsa diye sessizce bekleşir. Bu durumda “al götür oku getir” yazısı bir şekilde dikkat çekmeli diye düşündüm. Öyle ya yılbaşında bina süslendiyse, bu yazıya da zarif bir ışıltı katılabilir. Başladığım işin sıkı takipçisiyimdir, bilinir. 😀
Zarif ışıltım konsun, hemen görüntüleyip, buraya koyacağımdır. 😉
Bu arada hava güneşli, sıcaklık yerinde, kapının önünde bir soluklanayım dedim. Bankta oturup gelen gidene bakıyorum. Öğle saatlerini az geçmiş olsa da yemek ısmarlayanlar çoğunlukta ki kargocular habire yemek taşıyordu.
Bir Türkmen sanırım öyle tipi var bana göre, ayıramam ya, yere düşen ekmeği alıp çöpe koydu. Bir şey almaya gitmiş, dönüşünde ona aferin dedim, teşekkür etti. Bir sarman ayaklarımın altında dolanıp duruyordu, yanıma çıkmaya karar verdi, o kadar da değil deyip ayağa kalktım. Biraz bekledi, oturmayınca ümidi kesip indi.
Biz yaşlarda epey insan oturuyor, yalnız ya da varsa eşiyle. İki kadın konuşa konuşa yürüyüp geçtiler, onlar da alışverişe gitmiş ama sanırım asansör karşılaşması yaşamışlar ve tanışmışlar. Dönüşlerinde birbirlerine telefon numaralarını vereceklerinden söz ediyorlardı.
Bir hanım da düzgünce giyinmiş, o da ayağını sürüye sürüye yürüdü gitti… Belki o da evin bir eksiğini alacak ya da dolaşıp gelecek. Ben gibi havasını oturup bankta alanlardan değil, belli. 😀
Eh! Otur otur nereye kadar, haydi eve çıkayım dedim. Asansöre giderken baktım önümde eşofmanlı, ayağını sürüyerek yürüyen bir bey bu kez. O da yürümüş ve evine dönüyor besbelli. Bizim burası “huzura erecekler” yeri gibi de geliyor bana. 🙂 Bizim blokta oturuyormuş, asansöre bindik, kat düğmelerimize bastık. Âdetim değildir ama o gün çok karşıma çıktı ya ben tipler, “sabah havamızı aldık, eve dönme zamanı” dedim. Bana “durun bakalım size çok var” dedi. Aynı yaşta çıktık 😀 😀 İltifat edip, kendimi bana iyi hissettirmiş olmak istemiş de olabilir ama şu da bir gerçek, yalnız ayak sürünerek yürünmüyor, gözler de bir anlamda gerekli görme yetisini yitiriyor. 😀 😀
Kendimle ve yaşanmışlığımla eğlenmek çok hoşuma gidiyor. Çok şükür bugünlere gelmişiz ve sağlıkla yaşamımızı sürdürelim inşallah ve de amin.
Bir yaprak daha kopartacağız bugün hayalimizde… Saatli Maarif Takvimi desem ve anlayanlar parmak kaldırsın diye eklesem… Kaç kişiyiz?